Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref var.

Ölüm

ÖLÜM

Kimileri için ölüm, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağılma, bir hiçlik ve bir tükeniştir; mü’minler için ise, yaratılırken belli bir plan, program, hikmet ve mashalata göre yaratılan insanın, yine bir plan ve programa bağlı olarak bir buuddan başka bir buda intikali, bir hàl değişikliği geçirmesi, amellerinin ürünlerine göre farklı bir sürece girmesi ve neticede vatan-ı aslǐsine dönerek, Cemâlullah’ı görmeye ve rıdvan yudumlamaya yürümesi demektir.

 

Ramazan 2008

Ramazan ayının zamanı Hicri Takvim’e göre düzenlenir. Hicri takvim, Sünni inanışına göre Dört Büyük Halife’den ikincisi olan Ömer’in zamanında düzenlenmiştir.

Hicri Takvim bir ay takvimi olduğu için yıllar, miladi takvimden 11 – 12 gün kısadır. Bunun sonucu olarak Ramazan ayı her sene miladi takvimde öne kayar. Yaklaşık olarak her 32 senede bir, Ramazan ayı aynı tarihlere denk gelir.

2007 yılında, Türkiye’de Ramazan ayı, 13 Eylül ve 11 Ekim tarihleri arasında gerçekleşmiştir. (Kaynak: Wikipedia)

Ramazan 2008 ayı 1 Eylül – 30 Eylül arasında olacaktır.
Ramazan Bayramı 30 Eylül 2 Ekim tarihleri arasındadır.

 EMR-İ MA’RUF NEHY-İ MÜNKER
Doç. Dr. H. Hüseyin Tunçbilek

Giriş
Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yani iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma, içinde yaşanılan asrın şartlarına göre yapılış keyfiyeti farklılık arz etse de, inanan insanların ifa ve icra etmesi gereken bir vecibe ve ilkedir. Emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i anil münkere günümüzde her devirden daha çok ihtiyaç olduğu ortadadır. Bu hususta ne kadar çalışma yapılsa yerindedir.

Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm vb. disiplinlerle mukayese edildiğinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerle ilgili müstakil olarak yazılmış pek az esere rastlamaktayız. Bunların en hacimlisi, Doktora tezi olarak birinci cüz’ünü meslektaşım Suriyeli Muhammed Nur er-Rahvan’ın; ikinci cüz’ünü de bizim tahkik ve tahlilini yaptığımız Abdurrahman b. Davud el-Hanbeli’ye ait el-Kenzü’l-Ekber fi’l-Emri bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyi ani’l-Münker adlı iki yüz varakı aşkın elyazma eserdir.1

Her ne kadar bu konuda yazılan mezkur eserler ve çalışmalar karşısında bizim bu konuya temasımız ilam-ı malum kabilinden sayılsa da çam sakızı çoban armağanı nev’inden ve önemine binaen bu konuda bir makale yazmayı uygun bulduk. Ancak oldukça geniş olan bu konuyu bütün detaylarıyla ele alacak değiliz. Biz burada sadece emir ve nehyin sözlük ve terim anlamlarına, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin dindeki yerine, önemine, ihmalinde başımıza gelebilecek kötü sonuçlara temas etmeye çalışacağız.

1. Emir, Nehiy, Ma’ruf ve Münkerin Anlamları
Emir sözlükte nehyin zıddı olup, bir şeyin yapılmasını talep etmek demektir (İbn Manzur, Lisan, 4: 26-27; Tehanevi, Keşşaf, 1: 68). Nehiy ise, bir şeyden men etmek, alıkoymak ve yapılmamasını istemektir (Isfehani, Müfredat, s. 528-529; İbn Manzur, a.g.e., 15: 343-344).

Ma’ruf, münkerin zıddıdır. İslâm öncesi câhiliye döneminde bir eylem kabile geleneklerine uygun düşüyorsa ma’ruf; bu geleneklere ters düşüyorsa münker sayılırdı. İslâmi ölçülerle uyuşması şartıyla örf denen bu eylemler, İslâmi dönemde de devam ettirilmiş, hatta daha sonraları bu, usul kitaplarında “bizden öncekilerin şer’i/örf ve geleneği -Kur’ân ve Sünnete aykırı olmamak şartıylabizim de şer’imizdir” şeklinde kaideleştirilmiş ve formüle edilmiştir. Bunlar daha çok edep, hikmet ve ahlâka ilişkin hususlardı.

Ancak bilhassa kelâm tartışmalarının başlamasıyla ma’rûf ve münker, akıl ve şeriat ölçülerine göre tanımlanmaya ve tesbit edilmeye başlanmıştır. Nitekim Mutezile âlimlerinin çoğunluğu, hüsn/güzellik ve kubh/çirkinlik anlayışlarının sonucu olarak ma’rufu aklın iyi gördüğü, münkeri de aklın çirkin ve sakıncalı gördüğü şey olarak görmüşler, şeriatın sadece aklın tesbitini desteklemekten ve irşaddan ibaret olduğunu ifade etmişlerdir (Abdülcebbar, Şerhu’l-Usul, s. 141, 595; Cürcani, Şerhu’l-Mevakıf, s. 298). Eş’arilere ve Selefilere göre ise ma’ruf, şeriatın iyi ve güzel olarak kabul ettiği şey; münker de şeriatın kötü ve çirkin gördüğü şeydir (Gazali, İhya, 2: 324; İbnü’l-Esir, en-Nihaye, 3: 216, 5: 115). Ancak bu tanımların ma’ruf ve münkerin uzun tarihi geçmişe dayalı çok yönlü anlamlarını daralttığı görülmektedir (Çağrıcı, Emir bi’l-Ma’ruf Nehiy ani’l-münker, D.İ.A., 11: 139). Bu nedenledir ki, ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu ma’ruf ve münkeri tanımlarken sadece akla veya sadece şeriata/nakle değil, her ikisine birden vurgu yapmaktadırlar. Mesela Ragıb el-Isfehani’nin “Ma’ruf, güzelliği akıl ve şeriatla bilinen eylemlere verilen bir isimdir. Münker ise, aklın ve şeriatın benimsemediği, yadırgadığı şeydir” (Isfehani, s. 343) şeklindeki tanımı buna bariz bir örnektir.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ma’ruf ve münkerin tanımında yer alan akıldan kasıt, selim ve sağlıklı akıldır. Nitekim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ma’rufu “Allah’ın kitabında ve kendini bilir akıllılar nezdinde yapılması lazım ve varlığı yokluğundan hayırlı olduğu bilinen güzel bir fiil” (Yazır, 1960, 4: 2357) olarak tanımlar. “Kendini bilir akıllılar” kaydı hiç şüphesiz selim aklı nazara vermektedir. Nitekim Isfehani kitabının başka bir yerinde münkeri şöyle tanımlar: “Münker, selim aklın çirkinliğine hükmettiği veya çirkin ve güzel görmekte akılların duraksayıp, çirkinliğine şeriatın karar verdiği her bir eylemdir” (İsfehani, s. 526).

Ma’ruf ve münker kelimelerinin iştikakına/çıktığı köke bakıldığında tanımda sadece aklı ve şeriatı değil, bunların yanı sıra insan tabiatına/fıtratına ve selim kalbe de yer verilmesi daha uygun düşmektedir. Zira ma’ruf, alametleriyle tanınan ve bilinen şey anlamına gelmektedir ki, bu da insanın fıtratında karşılığı olan şey demektir. Münker ise, fıtratın kabul etmeyip ret ve inkar ettiği, içine sindiremediği, beğenmediği ve benimsemediği şeylerdir. Nitekim Kasimi, Reşid Rıza ve daha başka tefsirciler bu kayıtları dikkate alarak ma’ruf ve münkerin tanımını yaparlar. Kasimi’ye göre ma’ruf, selim tabiatın bildiği ve kerih görmediği, nefsin iyi görüp, aklın ve dinin kabul ettiği (Kasimi, 1878, 4: 176); Reşid Rıza’ya göre ise ma’ruf, selim aklın güzelliğini tanıdığı, faydalı, fıtrat ve maslahata uyduğundan temiz kalplerin kendisiyle sevinç duyduğu şeydir. Reşit Rıza münkeri de selim aklın benimsemediği ve kendisinden kalplerin nefret edip yüz çevirdiği şey olarak tanımlar (Reşit Rıza, 1990, 10: 534. ).

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, günümüzde kimilerinin, Mu’tezile’nin Kur’ân’da vurgulanan ma’ruf ve münker veya güzellik ve çirkinlik prensiplerinin yegane ölçüsünün ve objektif kriterinin akıl olduğunu ileri sürerek bu ilkenin kullanım alanını insanların akıllarına ve tecrübelerine sunarak genişletmiş ve evrenselleştirmiş olduğu görüşünü benimsemesi, Kur’ân’ın akla ve teafekküre verdiği önem ve değeri buna gerekçe göstermesi, aklı her zaman ön plana geçirdiğini ve Mu’tezile’nin dışındaki ekollerin bu kriterleri geniş tutmadığını ileri sürmesi kanaatimizce gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır.

İslâm’ın akla ve tefekküre verdiği değer ve önem tartışılmaz. Ancak ma’ruf ve münkerin veya iyilik ve kötülüğün/ güzellik ve çirkinliğin tesbitinde yegane kriterin akıl olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Aynı zamanda bu durum, birtakım çıkmazları hatta psikolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirir. Nitekim oldukça önem arz eden bu hususu Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri vesvesenin çeşitli yönlerini izah ederken ele alır. Bu tür itizali düşüncenin hem ne tür bir vesvese olduğunu hem de bu görüşe sahip olanların ibadetler açısından nasıl bir durumla karşılaştığını belirtir. Akabinden de yapılması gereken tavsiyelerini zikreder. O, bu konuda kısmen sadeleştirdiğimiz sözlerinde şu ifadelere yer verir:

“Amelin en iyi şeklini araştırmaktan meydana gelen bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla şiddetlendikçe, durum daha da güçleşir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha iyisini ararken harama düşer. Bazen bir sünneti yerine getirme çabası, bir vâcibi terk ettirir. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var:

Birinci Merhem: Bu gibi vesvese, Mu’tezile mezhebine mensup olanlara layıktır. Çünkü onlar şöyle derler: “Görev ve sorumluluk sebebi olan fiiller ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü/güzelliği var sonra o hüsne binâen emredilmiş veya kubhu/çirkinliği var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hâkikat nokta-i nazarında olan güzellik ve çirkinlik zâtîdir; Allah’ın emretmesi ve nehyetmesi/yasaklaması ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insana her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim işin aslındaki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma hak mezhep olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeyi emreder, sonra güzel olur; nehyeder, sonra çirkin olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik gerçekleşir. Güzellik ve çirkinlik, mükellefin bilgi sahibi olmasına bakar ve ona göre karar bulur. Şu güzellik ve çirkinlik ise, görünüşteki ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini bozacak bir sebep, işin aslında varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem güzeldir. Mûtezile der: “Hakikatte çirkindir ve bozulmuştur. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre şeriatın zahirine uygun olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe/kendini beğenmeye ve gurura girme.” (Nursi, Sözler, 1958, s. 287-288).

2. Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Dindeki Yeri
Dinde önemli bir yer ihraz eden emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan oluşan deliller, bu görevin farz olduğunu teyit eder. Meselâ Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde şöyle buyrulur:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104)
Bir başka âyette de şöyle buyrulmaktadır:

يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

“(Lokman oğluna nasihat ederken dedi ki): Evlâdım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Lokman, 31/17)

Birinci âyetteki ( ولتكن ), ikinci âyetteki ( وأمر ) ve ( وانه ) fiilleri, emir kipiyle gelmiş olduklarından vücup ifade eder.

Hz. Peygamber’in “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir kötülük görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. (El ile düzeltme yetkisi devletin yetkisi içindedir. Yoksa herkes eliyle düzeltmeye kalkarsa kaos olur.) Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu kadarı da imanın en zayıf mertebesidir.” hadisiyle, iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışmanın önemine dâir zikretmiş olduğumuz “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği yaymayan ve kötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir” hadisi ve daha başka hadisler de mezkûr âyetlerin hükümlerini teyit etmektedir (Geniş bilgi için bkz. Cessas, Ahkamü’l-Kur’ân, 2: 316; Gazali, İhya. 2: 306 vd.).

İcmâa gelince, İslâm’ın ilk asrında ve müteâkip asırlarda gelen bütün âlimler, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani- ’l-münkeri dinin temel prensiplerinden saymışlar, tavsiye etmişler ve bu görevi ifa etmeyeni kınamışlardır.

Farz olduğu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sübut bulan bu ilkenin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olduğu hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâf, âlimlerin âyetlerde geçen bazı lafızları farklı yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ ( ولتكن منكم أمة ) cümleciğindeki ( من ) harf-i cerrinin “teb’îz” (cüz’îlik) için olduğunu söyleyen âlimler, bu görevin muayyen bir topluluğa tahsis edildiğini ileri sürmektedirler. Dolayısıyla bu gruba göre emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker farz-ı kifâyedir. Cenaze namazında olduğu gibi bir kısım insanların bu görevi ifa etmesiyle diğerlerinin üzerinden sorumluluk düşer.

Âlimlerden bazısına göre ise âyette geçen ( من ) harf-i cerri teb’îz için değil, tebyîn içindir. Dolayısıyla bu görevi insanlardan bir kısmının yerine getirmesiyle diğer insanlardan sorumluluk düşmez.

Bu her iki grubun da ileri sürdükleri bazı deliller vardır. Meselâ bunlardan birinci grubun delilleri şöyledir:

من) . 1 )’in teb’îz için olmasının faydası, emr-i bi’l-ma’- ruf ve nehy-i ani’l-münkere gücü yetmeyen hasta, kadın ve âciz vb. kimselerin bu yükümlülükten muaf tutulmalarına işarettir.

2. Bu yükümlülük, toplumda sadece âlimlere mahsustur. Zira âlimler, diğer insanlara nisbetle hayrı-şerri, iyiyikötüyü daha iyi bilirler ve bunları birbirinden ayırt etme yeteneğine sahiptirler.

İkinci grubun görüşlerini ise şöyle özetlemek mümkündür:

a. Yüce Allah “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” derken من) ) harf-i cerrini kullanmamıştır. Dolayısıyla bütün ümmeti bu görevle yükümlü tutmuştur. Ayrıca hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Kim iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışırsa o Allah’ın, Allah Resulü’nün ve Allah’ın kitabının halifesidir.” (Deylemi, el-Firdevs, 3: 586).

b. Hadiste her mükellefe ya eliyle, ya diliyle ya da kalbiyle iyiliği yayıp kötülükten men etmesi emredilmiştir (Her iki grubun da görüş ve delilleri için bkz. Cessas, 2: 315; Sealebi, el-Cevahir 1: 297-298; Alusi, Ruhu’l-Meani, 4: 21-22).

Cumhurun görüşü, bu görevin farz-ı kifâye olduğu yönündedir. Böyle de olsa İslâm ümmetinden bir grubun bu görevi mutlaka yerine getirmesi gerekir. Ancak bu sayede müslümanlar arasında öğütleşme, birbirlerini aydınlatma ve irşat etme gibi önemli hususlar gerçekleşir ve yine bu sayede İslâm toplumunda bir bütünlük meydana gelir. Toplum; günah, bozgunculuk ve kötülüklerden temizlenir. Bu görevin yerine getirilmemesi durumunda ise, ne ibâdetler korunabilir, ne hükümler uygulanabilir ve ne de muâmelâtta dinin hâkimiyeti söz konusu olabilir.

Her ne kadar cumhur, Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerin farz-ı kifâye olduğu yönünde görüş belirtmiş ise de, Bediuzzaman Said Nursi Hazretlerine göre günümüzde bu önemli vazife farz-ı ayndır. Onun “Şehit velidir. Cihad farz-ı kifaye iken farz-ı ayn olmuştur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir” (Nursi, Hutbe-i Şamiye, 1960, s. 130) şeklindeki ifadesi, bu görevin farz-ı ayn olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.

Cihadın en önemli kısmı emri bil-ma’ruf nehy-i anilmünkerdir. Bediüzzaman bu görevin önceden farz-ı kifaye olduğunu ifade ediyor ama içinde yaşadığımız şartlarda bunun farz-ı ayın olması gerektiğine dikkat çekiyor.

“Bu vazife her ne kadar ‘müeyyidat’tan sayılmışsa da, günümüzde kazandığı farzlar ötesi farz keyfiyetiyle, her mü’mine terettüp etmektedir” (M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, 2: 197) diyen M. Fethullah Gülen Hocaefendi de hem bu vazifenin farz-ı ayn olması noktasında Bediüzzaman ile aynı görüşü paylaşmakta hem de Bediüzzaman’ın “muzaaf bir farz-ı ayn” şeklindeki ifadesiyle Hocaefendi’nin “farzlar ötesi farz” sözü aynı hakikatın farklı şekillerde seslendirilmesinden ibarettir.

Her iki İslâm âliminin günümüz şartlarını dikkate alarak emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz-ı ayn olduğuna dair görüşleri oldukça isabetli ve manidardır. Zira bu asırda birçok meselenin yanı sıra bu kudsi görev çok ihmale uğramış ve neme lâzımcılık oldukça yaygın hale gelmiştir. Eskilerin ifadesiyle ateş bacayı sarmakla kalmamış, ateş paçayı sarmıştır. Öyle ki, aynı anne ve babadan olma iki kardeşten birinin gayet dindar olmasına karşın, diğerinin alabildiğine dinden uzak veya ateist olduğu, bilinen gerçekler arasındadır. Bu nedenledir ki, özellikle günümüzde farz-ı ayn derecesine çıkan bu görevi inanan her insanın yerine getirmesi gerekmektedir. Bu hususta az-çok, büyük-küçük demeden herkes ne biliyorsa onu başkalarına aktarmakla yükümlüdür.

Bu görevin sadece fertlere ait olmadığını, devletin de bu görevi icra ve ifa ile yükümlü olduğunu, bunu yaparken de bu görevin usul ve adabına riayet edilmesi ve dayatmalara yer verilmemesi gerektiğini belirten M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sözlerini şu ifadelerle sürdürür:

“Fakat, bir dönemde devlet boyunduruğu yere koyarsa, i’lâ-yı kelimetullah vazifesini eda etmezse, o zaman her fert o vazifeden sorumlu olur; o vazife, bir farz-ı ayn hâline gelir. Hatta, devlet birkaç müessesesiyle o vazifenin kıyısından köşesinden tutsa bile onun hakkı tam verilemiyorsa, o zaman da bir seferberlik ânı gibi o vazife herkese terettüp eder. Mesela, günümüzde olduğu gibi, din terörle beraber zikredilir olmuşsa, din adına canlı bombalar patlatılıyor ve böylece İslâm’ın dırahşan çehresi karartılıyorsa.. din bombaların, cinayetlerin gölgesinde anlatılıyor ve dolayısıyla terörle müşterek mütâlâa ediliyorsa.. -Onun tertemiz yüzünü kana bulayanlar yerin dibine batsın.- böyle bir dönemde, doğruyu doğru üslupla ve meşru yollarla anlatmak farz-ı ayn gibi olur” (Gülen, Ümit Burcu, 151).

3. Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Önemi
Dinin payandası, umdesi, direği, en hayati dinamiklerinden biri olarak nitelendirebileceğimiz iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma mânâsını ifade eden emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, fonksiyonu itibarıyla dinde önemli bir yer ihraz etmektedir. O, İslâm medeniyetinin kurulmasında önemli temel ilkelerden biri olma özelliğini taşıdığı gibi, onsuz İslâm şeriatının varlığını sürdüremeyeceği bir ilkedir aynı zamanda. Yine onsuz namaz, oruç, zekat, hac ve benzeri ibadetlerin icra ve ifası söz konusu olamaz. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin böylesine hayati bir öneme sahip olduğunda İslâm ümmeti içinde ittifak vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat bu vazifeyi yerine getirilmesi gereken bir farz olarak kabul etmiş hatta Mutezile bunu usul-i hamseden/beş temel esastan saymıştır.

Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin bu görev ile gönderilmiş olmaları, özellikle de Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın, insanlığın şeref tablosu Hz. Muhammed’i tavsif ederken “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o elçiye, o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar.” (A’raf, 7/157) demek suretiyle O’nun en önemli vasıflarından birinin ümmîliği yani ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi, diğeri de iyiliğe davet etmesi ve kötülüğü önlemeye çalışması olduğunu beyan buyurması, yine bu ilkenin önemini ortaya koymaktadır.

Gerek Kur’ân-ı Kerim’de gerekse Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden ve bunun öneminden söz eden birçok nass vardır.

Mesela Kur’ân’da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ

“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız; çünkü Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110)

Görüldüğü üzere bu ayet-i kerimede Hz. Muhammed’in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğu belirtilmektedir. Ancak bu hayriyyet/hayırlı olma vasfı belli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan birincisi iyiliği yaymaları, ikincisi kötülüğü önlemeye çalışmaları, üçüncüsü ise Allah’a inanmış olmalarıdır. Bunun mefhum-i muhalifine baktığımızda ortaya şu sonuç çıkar: Bu şartları haiz olmayan ümmet- i Muhammed, hayırlı ümmet olma vasfıyla nitelendirilemez. Nitekim Hz. Ömer’in bir keresinde haccederken bazı insanların hoş olmayan hareketleri karşısında “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” ayetini okuduktan sonra söylemiş olduğu şu sözleri bu gerçeği teyit etmektedir: “Kimin bu ümmetten olmak hoşuna gidiyorsa Allah’ın bu ümmet için buyurduğu şartları yerine getirsin” (Taberî, Câmiu’l-Beyan, 7: 102).

Eğer ümmet-i Muhammed bu vasfın devamlı ve kalıcı olmasını, kesintiye uğramamasını istiyorsa mezkur şartları yerine getirmesi gerekir. Bu vasfın devamlılığı demek, ümmet kendi inandığı değerlerine sahip çıkmış ve muhafaza etmiş demektir. Ümmeti ümmet yapan ve ona değer kazandıran ve milletler arası muvazenede değerler üstü değer kazandıran özellik budur.

 
Ayette emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin iman esasından önce zikredilmesinin mutlaka bir nüktesi ve hikmeti vardır. Ümmetin hayırlı olması emr-i bi’l-ma’rufu yerine getirmeye bağlıdır. O da imanla çok yakından alakalıdır.

Kur’ân-ı Kerim’de bu görevin önemini belirten daha pek çok âyet vardır. Ancak biz bunlardan son olarak şu âyet-i kerimeyi zikrettikten sonra Hz. Peygamber’in bu konunun önemiyle ilgili hadislerinden söz edeceğiz. Yüce Allah, Kur’ân’da şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Sizi gayet acı bir azaptan kurtaracak, üstelik çok kârlı bir ticaret sağlayacak bir iş bildireyim mi? İşte: Allah’a ve Resûlüne inanır, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla mücahede edersiniz. Eğer bilseniz bu sizin için çok hayırlıdır.” (Saf, 61/10-11)

Bu âyette her ne kadar iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma zikredilmiyorsa da, bu görevin yerine getirilmesinin cihadların en büyüğü olduğu hadislerde çokça geçmektedir. Dolayısıyla bu âyetin konunun önemini anlatma bakımından önemli bir delil olduğu aşikardır.

Hz. Peygamberin emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerin önemiyle ilgili çok hadisleri vardır. Meselâ o, bir hadisinde şöyle buyurur:

“Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a kasem olsun, ya iyiliği yayar ve kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizi, el-Câmiu’s-Sahih, 4: 468)

Bir başka hadis:
لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرنَا وَيَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ
“Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen, iyiliği yaymayan ve kötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir.” (Tirmizi, 4: 322)

Bu konuda gelen hadislerden biri de şöyledir:

“Sakın yolların üzerine oturmayınız.” Ashabdan bazılarının “Oralar bizim oturup konuştuğumuz yerlerdir. Mutlaka oturmamız gerekirse ne yapalım?” Sorusuna Allah Resûlü şöyle cevap verir: “Eğer oturmak zorunda kalırsanız yolun hakkını veriniz.” Bu sefer de “Yolun hakkı nedir?” diye sorulunca buna da “Yolun hakkı, gözü harama bakmaktan korumak, yoldan geçenlere eziyet vermemek, selâm verildiğinde selamını almak ve iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışmaktır.” (Buhârî, el-Câmiu’s-Sahih, 5: 2300- 2301) cevabını verir.

4. Bu Vazifenin İhmali ve Kötü Sonuçları
Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin terkedilmesiyle ümmetlerin başına çeşitli musibet ve belâlar gelebilir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a. Umûmî Azap
Bir toplumda günahlar yaygın hale gelir, ülke sathında bozgunculuk, vurgunculuk ve talan kol gezer de o toplum içinde yaşayan iyi ve dürüst insanlar direnç göstermez, her türlü kötülüğün karşısında durmazsa, yüce Allah, kendi katından, kötülerle birlikte iyileri de içine alacak olan bir azap veya musibet gönderir. Nitekim Yüce Allah, Kur’ân’da şöyle buyurur:

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25)

Zeyneb bint-i Cahş (r.a) Allah Resulü’ne: “Ya Resûlallah, içimizde iyi kimseler olduğu halde biz helâk olur muyuz?” diye sorması üzerine Allah Resulü buyururlar ki: “Evet, kötülükler ve açıktan açığa günahlar işlendiği zaman (hepiniz birlikte helak olursunuz) buyurdu.” (Buhari, 3: 1221; 3: 1317).

Hz. Peygamber bir hadislerinde de şöyle buyurur:

“İçlerinde kötülükler işlenen bir toplum, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde seyirci kalır, müdahale etmezse, Allah’ın hepsini saran umumi bir bela göndermesi yakındır.” (Ebu Davud es-Sünen, 4: 510).

Ayet ve hadislerden anlaşıldığına göre sözü edilen “toplumsal fitne” veya “toplumsal bela”, sadece kötülüğü yapan bireyleri değil, bunlara seyirci kalan iyi kimseleri de içine alır. Burada izahı gerektiren önemli bir husus vardır ki o da şudur: Şayet iyi kimseler, kötülük yapan bireyleri kontrol altına alır, kötülüklerinin yayılmasına engel olurlarsa, gelecek bela veya fitne sadece kötülerle sınırlı kalır. Ancak kötülüğü yapanlar toplumun değer yargılarını hiçe sayarak günahları açıktan işlerler, toplum da bunları baskı altında tutacak güçten uzak ve zaaf içerisinde olursa, işte o zaman fitne iyilerin de içinde bulunduğu bütün bir toplumu içine alır.

b. İyilerin Dualarının Kabul Edilmemesi
İnsanlar emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri yerine getirmezler, zalimi zulmünden alıkoymazlarsa, Allah onları, dualarını kabul etmeme gibi bir ceza ile cezalandırır. Bu hususta Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a kasem olsun, ya iyiliği yayar ve kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, 4: 468).

Ashabdan Ebu’d-Derda’nın da şöyle söylediği rivayet edilir:

“Ya iyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah size öyle bir zalim idareci musallat eder ki, ne büyüğünüze saygı, ne de küçüğünüze sevgi gösterir. Ayrıca sizin en iyileriniz onun aleyhinde dua ederler de duaları kabul edilmez. Ve siz Alalh’tan yardım dilersiniz size yardım edilmez; O’ndan yarlığanma talebinde bulunursunuz sizi yarlığamaz.” (Gazali, İhya, 2: 311).

c. Lanete müstahak olma
Bu görevin ifa edilmemesi sonucunda maruz kalınan azaplardan biri de lânete müskahak olma, yani Allah’ın rahmetinden uzak kalma şeklindedir. Geçmişte İsrâiloğullarının böyle bir azaba maruz kaldığı bir gerçektir. Onların bu durumunu Peygamber Efendimiz şöyle belirtir:

“İsrailoğullarında ilk meydana gelen zaaf şuydu; onlardan biri kötülük yapan birine rastladığında: Ey adam Allah’tan kork ve yaptığın işi bırak çünkü bunu yapman sana helal değildir, derdi. Fakat ertesi gün tekrar onunla karşılaştığında bu durum onu beraber yemek, içmek ve oturmaktan alıkoymazdı, onlar böyle yaptıkları için Allah, onların kalplerini birbirine benzetti." Sonra Peygamberimiz Kur’ân’dan şu ayetleri okudu. “İsrailoğullarından küfre sapanlar hem Davud’un, hem de Meryem oğlu İsa’nın lisanı ile lanetlendiler. Bunun sebebi onların isyan etmeleri ve taşkınlık edip haddi aşmaları idi. Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları! Onlardan çoğunun kafirleri veli edindiklerini görürsün. Bu iş ki bizzat kendileri yapmış ve üzerlerine Allah’ın hışmını çekmiştir, ne kötü bir davranıştır! Onlar cehennem azabında devamlı kalacaklardır. Eğer Allah’a, Peygambere ve ona indirilen vahye imanları olsaydı, kafirleri veli edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Maide, 5/78-81). Arkasından sözlerini şöyle bağladı. “Allah’a yemin olsun ki, siz iyiliği emredecek kötülüğe engel olacaksınız. Zalimin elini tutup zulüm etmesine engel olacaksınız ve siz onu doğru yola geri çevirene kadar mücadele edeceksiniz.” (Ebu Davud, 4: 508).

Yukarıdaki hadis ve hadis içerisinde geçen ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre İsrailoğullarının lanete müstahak olmalarının sebepleri şunlardır:

1. İsyan etmeleri ve taşkınlık yapıp haddi aşmaları,
2. Birbirlerini kötülükten alıkoymamaları,
3. Bugün başkasının yaptığı kötülükleri kınadıkları halde ertesi günü aynı kötülüğü birlikte yapmaları,
4. İnkarcıları kendilerine dost edinmeleridir.

Her ne kadar örnek olarak İsrailoğulları zikre konu edilmiş olsa bile, bu dört olumsuz vasfa sahip olan toplumlar günümüzde de aynı cezayı hak edecekler demektir. Zira bu, “sünnetullah” denen her dönemde cari Allah’ın kanunudur. Bütün bu kötü tavır ve eylemlerden uzak kalmanın, lanete maruz kalmamanın yolu emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden geçmektedir ki, hadisin sonu buna dikkat çekmektedir.

d. Aralarında Fitnelerin Zuhuru Sözlükte denemek, imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddi ve manevi sıkıntı, bela, musibet, üzüntü gibi anlamların yanı sıra tefrika, kargaşa, ihtilaf, küfür, azgınlık, sapıklık, günah ve buna benzer daha birçok anlamları içeren fitne, Hz. Adem’den Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyi vesellem)’e kadar her çeşidiyle insanlığın maruz kaldığı, ondan sonra da kıyametin kopacağı ana kadar maruz kalacağı bir hakikattir. Bu nedenledir ki Efendimiz (s.a.s.) pek çok hadisleriyle ümmetini fitne konusunda uyarmıştır.

Burada şunu belirtmeliyiz ki, hadiste geldiği üzere Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Yüce Allah’tan bazı isteklerde bulundu. Yüce Allah bunlardan üçünü kabul etti ve bir tanesini kabul etmedi. Kabul edilmeyen bu istek, ümmeti arasında fitnelerin yani sosyal çalkantıların ve birbirine düşme gibi birtakım fitnelerin vuku bulmasına dair idi (Bkz. Müslim, es-Sahih, IV, 2216). Efendimiz’in bu son isteğinin kabul edilmemesinin sebebi, bu işin tamamen insan iradesine dayalı bir husus olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanlar bu fitneyi ortadan kaldırmak için ellerinden geldiği kadar çaba ve gayret gösterecekler, karşılaştıkları zorluklara göğüs gerecekler, asla yılmayacaklar ve iradelerinin hakkını vereceklerdir. Daha açığı emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri ifadan bir lahza uzak kalmayacaklardır. Buna gücü yetmeyenler, her şeyden önce fitnelere karışmayacaklar, dillerini tutacaklar, fitneye vesile olacak her türlü girişimden uzak duracaklar, ellerini Rahman’a açarak dua dua yalvaracaklardır. Peygamber Efendimiz’den bu anlamları içeren birçok hadis rivayet edilmiştir. Günümüzde teknik ve teknolojiyi ve iletişim vasıtalarını da kullanarak hem elle, hem dille, hem de yazıyla emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunma imkanı mevcuttur. Bir köşeye çekilip de bu ulvi vazifeden uzak kalma gibi bir ortam söz konusu değildir.

e. Mânevî Yok Oluş Azabı
Kur’ân-ı Kerim ve dinler tarihine bakıldığında emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri ifa etmeyen ümmetlerin maddî veya fizikî yok oluşla karşı karşıya kaldıkları görülür. Ancak Hz. Peygamber’in duası sonucu Allah bu ümmeti tamamen yeryüzünden silinme gibi bir azaba maruz bırakmamış ve bırakmayacaktır. Ne var ki, bunun yerini mânevî yok oluş almış ve alacaktır.

Bunun anlamı şudur: Ümmet-i Muhammed, maddî yok oluşa sebep oluşturacak günahları işleseler de hayatta kalacaklar, tamamen yok olma gibi bir azapla karşılaşmayacaklardır. Bununla birlikte sayıları, malları, servetleri ve her türlü dünyevî imkânları bol olduğu halde, hem Allah katında hem de diğer milletler arasında herhangi bir ağırlığa sahip olmayacaklardır. Düşmanları onlardan korkmadıkları gibi, dostlarından da saygı görmeyeceklerdir. Dünya çapında alınan kararlarda kimse onları dikkate almayacak, yeniden şekillenen dünya muvâzenesinde değil onların gözleri içine bakmak, umursanmayacaklar bile. Dolayısıyla sözü hep başkaları söyleyecek, turrayı başkaları basacak ve hükmü de başkaları verecektir. Müslümanların dünya muvazenesinde hak ettikleri yerden çok aşağılarda bulunmalarının en önemli sebeplerinden biri bu olsa gerektir.

Acaba Kur’ân gibi bir Kitab’a, İslâm gibi bir dine ve Hz. Muhammed gibi bir peygambere sahip olan böyle bir ümmet için bundan daha büyük bir azap olabilir mi?

Allah’ım! Bizi emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker hakikatine uyar ve bu şuurla aşk ve şevkle bu görevi yapmayı nasip et.

* Harran Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi htuncbilek@yeniumit.com.tr

KAYNAKLAR

Abdülcebbar, el-Kadı Abdullah b Ahmed, Şerhu’l-Usuli’l-Hamse, Mektebetü Vehbe, yy., 1408/1988.
Alusi, Ebu’l-Fadl Mahmud, Ruhu’l-Meani, Mısır, ty.
Buhari, Muhammad b. İsmail, el-Camiu’s-Sahih (I-VI), thk. Mustafa el-Buğa, Dımaşk, 1987.
Canan, İbrahim, Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte, Akçağ Yayınevi, İstanbul, ty.
Cessas, Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Razi, Ahkamü’l-Kur’ân ; thk. Muhammed es-Sadık el-Kamhavi, Daru
İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1405.
Cürcani, Ali b. Muhammed, Şerhu’l-Mevakıf (el-Mevkıfu’l-Hamis fi’l-İlahiyyat), thk. Ahmed el-mehdi,
Daru’l-Hamas, Mısır, ty.
Çağrıcı, Emir bi’l-Ma’ruf Nehiy ani’l-münker, D.İ.A., İstanbul, 1995.
Dertli, Yahya, Kur’ân-ı Kerim’in İyiliği Emretme ve Kötülükten Kaçındırma İlkesinin Mu’tezile Düşüncesindeki
Kullanım Alanı, Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş, Şubat-2006.
Deylemi, Şireveyh b. Şehredar b. Şireveyh, el-Firdevs, thk. es-Said b. Besyuni Zağlul, Beyrut,
1406/1986.
Ebu Davud Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistani, es-Sünen, Daru’l-Hadis, Hıms, 1389/1969.
Gazali, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed, İhyau Ulumi’d-Din, Daru’l-Ma’rife, Lübnan, ty.
Gülen, M. Fethullah, En Önemli Vazife (makale), herkul.org, 27.09.2004.
Isfehani, el-Hüseyn b. Muhammed er-Rağıb, Müfredatü Elfazı’l-Kur’ân , thk. Nedim Mar’aşlı, Daru’l-
Katibi’l-Arabi, yy., 1392/1972.
İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Muhammed b. Mükrim, Lisanü’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, ty.
İbnü’l-Esir, Ebu’s-Saadet el-mübarek b. Muhammed el-Cezeri, en-Nihaye, thk. Tahir Ahmed ez-Zavi-Mahmud
Muhammed et-Tanahi, Beyrut, ty.
Kasimi, Muhammed Celalüddin, Tefsiru’l-Kasimi, thk. Muhammed Fuad Abdülbaki, Daru’l-Fikr, Beyrut, ty.
Kutb, Seyyid, Fi Zılali’l-Kur’ân , Daru’l-Arabiyye, Beyrut, ty.
Nursi, Said, Hutbe-i Şamiye, Sinan Matbaası, İstanbul, 1960.
Sözler, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958.
Rıza, Reşit, Tefsiru’l-Menar, Mısır, 1990.
Sealebi, Abdurrahman b. Muhammed b. Mahluf, el-Cevahiru’l-Hisan fi Tefsiri’l-Kur’ân , Beyrut, ty.
Şahin, M. Abdülfettah, İnancın Gölgesinde, Nil Yay., İzmir,1992.
Taberî, Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir, Câmiu’l-Beyan fî Te’vîli’l-Kur’ân , thk. Ahmed Muhammed Şakir,
Müessesetü’r-Risâle, yy., ty.
Tehanevi, Muhammed A’la b. Ali, Keşşafu Istılahati’l-Fünun, İstanbul, 1404/1984.
Tirmizi, Ebu İsa Muhammed b. İsa el-Câmiu’s-Sahih, thk. İbrahim Mahmud Şakir ve başkaları, Mısır,
1382/1962.
Ünal, Ali, Kur’ân ’da Temel Kavramlar, Nil Yayınları, İzmir, 1999.
Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, Nebioglu Basımevi, 1960.

DİPNOTLAR

1 Bunun dışında Gazâlî’nin İhya’sında, İbn Hazm’in el-Fasl’ında, Mâverdî ve Ebu Ya’lâ’nın el-Ahkâmü’s- Sultaniye’lerinde (…) bu konuya bir bölüm olarak yer verilmektedir. Bir de İbn Teymiyye’ye ait el-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyü ani’l-Münker adlı kitapçık ile günümüzde Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın İslâm’da İrşâd, M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İrşâd Ekseni ve İ’lâ-yı Kelimetullah adlı eserlerinin ve konuya ilişkin bazı makalelerin yanı sıra, Celaleddin el-Umeri’nin yazmış olduğu el-Emru bi’l-Ma’ruf ve’n-Nehyü ani’l-Münker adlı kitapla, bazı Arap âlimlerinin aynı adla yazdıkları kitapçıklar bu konuda yazılan eserlerden bazılarıdır.

Ölümsüzlük Sirri

 Görüldügü gibi hakikat entellektüel bilincle kavranilamaz bu sir cok kitap okuyarakta cözülemez

okudum bildim deme cok itaat kildim deme
Eri Hakki bilmezsen bu bosuna emektir

Er Hakki bilen kisidir
hakki bilen kisi ise egosunu yenmis yoketmistir..

Sonsuz-hiclik gercegini anlamak icin ego ölmeli ve bir hic olmaliyiz,bir kalpte iki sey biarada yasamaz ya o yada ego icin yer vardir. ve ego bizleri ancak aci ve gözyasina bogarak gider bu geride hic birsey kalmayacak kadar devam eden aci bir sürectir

bu Fena halidir ,Yok olmaktir.

bu hal egonun hükmünü kisinin benlik duygusunu tamamen kaldirir.

Kisi bütün bütün yok olup gitmisken Allah kendi varligindan ona yeni bir hayat verir onu kendi boyasiyla boyar,kisinin icindeki ve disindaki bütün vasiflari degistirir..

artik ölümün zaten alacagi egoist benlik birakilmis mutlak benlik onun yerini almistir

 Ömre bedel olan nedir.. ?

tel dolaptan cilek recelini cikarirken bir koku gelir burnuma, yagmur yagarken aklim hep basiretsizlikler tarihine saplanir,berber koltugunda dalip giderim, armut agacina tirmanirken bir ses duymayi ozlerim, su ictikten sonra hicbir sey dusunmemeyi becerebildigim bir saniye gelir gecer hissetirmeden, sagdan sayarken siranin bana gelecegini unuturum, dalarim giderim hissederim ,yasarim o anlari .kutahya’nin pinarlari, pinardir hani, cosar salinir..Laleli nin avlusunda üsürüm beklerken yüce cagriyi.salarim, sallarim, salinirim kalirim.. bunlardan buyuk, bunlardan cok, bunlardan evladir.. bunu yazarken dinledigimdir.. pinarlar akar, suda giden yaprak olsak ne ala..

Tiklada gör

 

Etiket Bulutu

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.